İçeriğe geç

Hiç kimse. Bazen de hiçbir şey...

Kahverengi zemin üzerine dağınık şekilde saçılmış, beyaz kenarlıklı nostaljik basılı fotoğraflar yığını. Karelerde retro giyimli insanlar, piknik yapan aileler, eski model araçlar ve dönemin ev dekorasyonunu yansıtan geçmişe ait çeşitli anılar yer alıyor.

Küçükken de böyleydim ben. Bayram harçlıklarımla biriktirip aldığım ufak bir MP3 çalarım vardı. Toplasan 100 şarkı ya alırdı ya almazdı… Senelerce kullandım onu. Bilgisayarımda ruh hallerime göre binlerce şarkım vardı. Birkaç günde bir, o aralar ruh halim nasılsa rastgele şarkıları MP3 çalarıma yükler, gözlerimi güne açmamla birlikte kulaklığımı takar, akşama kadar o kulaklıkları eskitirdim.

Zaman ilerledikçe pek bir şey değişmedi. Benimle birlikte şarkı listelerim de büyüdü. Binlerce şarkı yerini binlerce çalma listesine devretti. Her geçen gün daha da büyüyen ve her an erişebildiğim devasa bir arşive… Hatta son birkaç senedir ruh hallerime göre seçimleri ben yapmıyorum. Modern dijital köleliğin çocuklarından biri diyorum ben ona; algoritma benim yerime o an dinleyeceğim tüm şarkıları benden önce seçip önüme sunuyor. Ah be abi, hüzünlenip iki sigara yakacağım anları da mı seçmeye başladınız artık? Tabii yalan yok, işime gelmiyor da değil. İçten içe unutmak istemeyip unutulmaya mahkûm ettiğim onlarca anıyı da diri tutuyor bu algoritma. Canım benim, ne de düşünür beni…

Bilmiyorum, bana özel bir rahatsızlık mı bu, herkes mi muzdarip? Şarkılara yaşadığım anıları yapıştırmak gibi bir huyum var. Bir yandan sevdiğim, bir yandan da yaşamıma lanet ettirecek kadar savaştığım… Nice şarkılar, nice albümler, nice sanatçılar çöpe attım bu huyum yüzünden… Nefret ettiğim bir sanatçıyı tam sevmeye başlamışken… Bir nevi dijital günlüğüm gibi. Yazmıyorum, çizmiyorum, sadece o anı yaşarken bir şeyler dinliyorum. Zihnim benim için her şeyi birkaç notanın arasına sıkıştırıyor. O gün tenimden esip giden rüzgarın sıcaklığını, burnuma dolan kokuları, hissettiğim duyguları, gördüğüm güzel gözleri, onları, bunları, biraz da şunları…

Yormuyor da değil. Yalnızca şarkıları ve albümleri değil, geçen seneye kadar dinlediğim dört farklı sanatçıyı da algoritmamdan silmek zorunda kaldım. Bu anlarda ne de çok istiyorum duygulardan yoksun ifrit biri olmayı… Sadece melodiyi duymayı, ilk notada zihnimin tozlu odalarına savrulmamayı…

Yine böyle bir an yaşadım az önce. Bilgisayarımın başında usul usul bir şeyler okurken, arkada tamamen algoritmaya emanet şarkı sıralamamda birden hiç dinlememem gereken bir parçayla rast geldim. Enteresandır, faremi bir sonraki parça butonuna götürmek istemedim. Bir şeylere karşı aydınlanıyor muydum, neydim?

Dinledim şarkıyı. Afillisinden bir de yanına tütün sardım. Fareyi elime alıp daha derinlere inmeye başladım. Hissettim, hissettim, biraz daha hissettim…

Gördüğüm kadarıyla biz o şarkıları silerken müziği değil de kendi yansımamızı yok etmeye çalışıyoruz. Hani baksak canımız yanacak, görsek rüzgar bizi üşütecek… Silmekle de bitmiyor ki, o koku, o ses, o sıcaklık bir yerlerde durmaya devam ediyor. Biz sadece kapıyı kilitleyip anahtarı denize atıyoruz. Ama deniz bazen o anahtarı kıyıya vuruyor işte. Tıpkı şu an arkada çalan şu şarkı gibi.

İnsan ancak hatırlayabildiği kadar insandır. Kaçtığımız her nota aslında kendi hakikatimizden verdiğimiz bir fire. Olay şarkıları hayatımızdan sonsuza dek söküp atmak değil. Olay bir gün o şarkı başladığında apar topar geç tuşuna basma telaşına düşmeyecek kadar iyileşmiş olmak.

Geri gelmeyecek şarkılar var, evet. Lakin anılar her zaman bir yolunu bulup geri dönüyor. Önemli olan o yara döndüğünde, odayı terk etmemek. İçimizdeki sızıyla masada karşılıklı oturup bir tütün daha sarabilmek. Kaçmak kolay; asıl zor olan melodinin içinde bir kez daha, ama bu sefer yara almadan yürüyebilmek.

Bugün o şarkıyı kapatmadım. Sonuna kadar, cızırtısına kadar dinledim. Ne enteresandır, içimde dönen büyük fırtınanın kopmadığını gördüm. Rüzgar yine esti, koku yine geldi, gözler yine aklıma düştü… Ama bu sefer canım yanmadı. Sanki başka birinin hikâyesini uzaktan izler gibi hissettim.

Sadece hatırladım. Kendi rengimi, kendi hikâyemi, bir zamanlar oralardan geçtiğimi kabul ettim. Anladım ki, hatırlamak aslında bir yük değil; eğer iyileşmişsen, hatırlamak bir onurmuş.

Bazı anlara bakmaya hazır olmak başka bir şey, bazılarının kutusunu hiç açmamayı seçmek başka bir cesaret; ikisini de aynı çekmecede taşıyorum.

E-Posta Bültenim

Yeni yazılarımdan anında haberdar ol.

Spam yok. Sadece sen ve ben. İstediğin zaman ayrılabilirsin.

1 yorum

  1. Furkan avatarı

    Sadece hatırladım. Kendi rengimi, kendi hikayemi, bir zamanlar oralardan geçtiğimi kabul ettim. Anladım ki hatırlamak aslında bir yük değil; eğer iyileşmişsen, hatırlamak bir onurmuş. İşte bu belkide tüm hakikatların özeti olabilir. Hatırlamak, korkmadan tüm detaylarıyla dokunmak saklanmış o anılara. Korkmadan dokunduğumuzda o anılarda bir şeyler görmeye başlarız. Önceden farketmediğimiz, parmak uçlarımızda usulca etrafından dolandığımız şeyler. Uyandırmak istemezcesine, eski tahtaları gıcırdatmadan kedi gibi geçeriz.
    Biz geçeriz de işte o bizden geçmez. Onurlu bir hayat için korkmadan dokunmak, keşfetmek gerekir tüm geçmişi, şimdiyi ve hatta geleceği.
    Ellerine sağlık. Enfes bir dokunuş olmuş.

Bir İz Bırak

E-posta adresin yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretli.

Bir yorum paylaşarak adının, internet siten ve yorumunun herkese açık şekilde gösterileceğini ve antispam altyapımız aracılığıyla bu bilgilerin işlenebileceğini kabul etmiş olursun. Detaylar için Gizlilik ve Çerez Politikası.

Okumaya Devam Et