
Müziğe karşı tutkumun uyuşturucu bağımlılığıyla yarıştığı enteresan bir yaşantım var. İnsanları yargılamaktan kaçındığım bu yaşamımda beğenmediğim sanatçıları dinleyen herkesi acımasızca yargılıyor, içi boş müziklerle karanlık çökene dek kulaklarını paslandıran herkese psikopat gibi bakıyorum. Deli miyim diye sorsam kendime her konuda sessiz kalırım da mesele müziğe geldiğinde akıl sağlığım çok yerinde gibi duruyor. Kendime hak buluyorum herhalde bu garip davranışlarımı.
Çalma listelerimi düzene koymak ümidiyle birkaç saattir YouTube Müzik’te takılıyorken aniden dikkatimin dağılmasıyla lise yıllarımda bilgisayarıma indirdiğim koca koca çalma listelerine dalmış bulundum. Büyük bir Mor ve Ötesi hayranı olmalıymışım ki Şehir albümünden Güneşi Beklerken albümüne kadar ne kadar albüm ve tekli varsa hepsini satın almış, utanmadan elektrik bandıyla her yerini sardığım USB diskine yüklemişim. maNga’dan maNga+ ve Şehr-i Hüzün albümleri, Kargo’dan Yarına Ne Kaldı? albümünden Gelecekle Randevum Var albümüne kadar tüm tüm albümler, Pentagram’ın Anatolia albümüne kadar çıkardığı her parça ve canlı konser kayıtları… En fenası da bu diske yüklediğim son şeyin Kurban’ın 2017’de verdiği ve ardından dağıldığı son konserini videoya çekip ses dosyası haline getirdiğim tam konser kaydı. İnternette eşi benzeri yok, galiba tek örneği de benim elimde. Deniz Yılmaz’a hala pek öfkeliyim bu konuda. Çilekeş gibi jübile konseri yapmaları için bu kadar baskıya hala nasıl göz yumabilir? Hazır imkan bulmuşken Deniz Yılmaz’ı büyük ayıpladığımı buraya imza olarak bırakmak isterim.
Günümüzün endüstrileşmiş müziklerine karşı dayanılmaz bir öfke sahibiyim. Özellikle yukarıda saydığım ve saymaya üşendiğim onlarca sanatçıyı dinledikten sonra geçen birkaç saat dahilinde bu öfkem katlanarak artıyor. Nedeni de son derece basit, anlaşılabilir ve bence birçok kişi tarafından hak verilebilir temellere dayanıyor. Kimsenin dinlediğine karışmak benim ne vazifem ne de hakkım olmasa da bir kesimin gerçekten büyük derinliklerle yazılmış parçalara sırtını dönüyor olması üzmüyor değil. Bu kesinlikle bir zevk yarışı meselesinden ziyade tam olarak endüstri katliamına karşı edilen bir küfür. Endüstriye kurban gitmemiş onlarca sanatçının ilmek ilmek işlediği sanata sırtımızı dönmek kendimize yapacağımız en büyük ihanetlerin başında.
Kültür endüstrisi müzik dahil olmak üzere birçok sanat dalını meta haline getirdi ve her metada olduğu gibi müzikte de amaç artık ifade değil satış oldu. Bakın günümüzde yayınlanan onlarca şarkıya. Hepsi farklı isimlerde, farklı seslerde, farklı bir estetikte gibi durur. Sonra biraz uzaklaşıp bakın o şarkılara. Gözlerinizi kıstığınızda göreceğiniz sahne söylediklerimden pek farklı çıkmayacaktır. Aynı iskelet, aynı formül, muhtemelen de aynı akorlar. Sözler bile belirli kalıplar içerisinde döner dolaşır durur. Yenisine ihtiyaç yoktur ki, formül çalıştığı sürece yaratıcı olmak kimin umurunda? Anlaşılmak gibi bir gaye dahi kalmadı. TikTok’ta algoritmaya gir, mühendisliğin gücünü arkana al ve sahnelerde şarkıyı söylemeyerek hazineni katla.
Somut bir isim, Manifest mesela. Yalan yok severek dinlerim, büyükte Zoktay’cıyımdır. İnsanlar bu grubun büyük bir endüstri fabrikasının ekmeği olduğunu son derece ciddi bir tavırla reddediyorlar. Sırf endüstriyel bir üretim olduğu için keskin çizgiler çekip grubu ateşe vermek tabii ki de saçmalık olur da, neyin neden yapıldığını bilmekte önemli değil midir? Yediğimiz yoğurt bile endüstriyel çıkarlara kurban giderken arkasına bakıp saatlerce içeriğini, üretildiği yeri, markasını inceliyoruz. Müzikte ruhun gıdasıydı sözde.
Bugün dinlediğimiz grupların ve tekil sanatçıların çoğu “İdol Üretim Sistemi” adı verilen endüstriyel bir çizgiden veya buna benzer alternatif sistemler dahilinde ilerler. Genellikle sanatçılar çıkış yapmadan önce yıllarca süren vokal, dans, medya, dil ve jest eğitimleri alır. Çin’de “Chuang”, Güney Kore’de “Produce 101” veya Türkiye’de “Big5” gibi izleyicinin oylarıyla üyelerin belirlendiği büyük yarışmalarla halka açılır. Mikro rol dağılımı ve persona inşası ile farklı demografik kitleleri yakalamak için üyelerin veya tekil sanatçıların her hareketi resmen matematiksel formüllerle tasarlanır. Her karakterin net bir müzikal görevi ve görsel/psikolojik kimliği vardır. Bu sayede hayranların kendilerine en yakın buldukları favori üye (sanırım K-Pop grupları için “bias” diyorlardı) etrafında kümelenmeleri sağlanır. Sonrası zaten az çok bilinen şeyler. Konserler, imza günleri, festivaller, hayat hikayelerini içeren belgeseller ve kitaplar, dergi pozları derken alır başını gider.
Zaten bir şarkıya sahip olma deneyimini platformlar ile yok edip sistemi endüstriyel hale getirdiler. Elimdeki Kurban – Kurban albümünün kasetinin değeri herhangi bir nalburdan alacağınız çividen bile daha düşük. Üzerine bir de üretilen içerikleri endüstrileştiriyorlar. Benim derdim de burada başlıyor.
Platformların endüstrileştirilmesinden yana çokta problemim yokta, içerisindeki içeriklerin endüstrileştirilmesiyle derdim büyük. En çok çalınanlar listeleri birbirinin tekrarıyla oluşturulmuş anlamsız şarkılarla, endüstrinin güçlü silahlarıyla donatılmış gruplarla dolu yıllardır. Endüstri üretiminden kaçınca da marjinal adam damgasıyla küçümseniyorsun. Adını duyuramamış grupları bulup dinlemem benim suçum değil ki, onlar endüstriye tapmadıkları için adlarını duyuramadılar. Ben de endüstriye tapmak istemediğim için onları buluyorum. Ha ama derseniz ki “Az bilinen hep en kalitelisi midir?”, asla. Sadece emin olun ki endüstrinin çizgisini reddedip kendi bildiğini yapan kaliteli içerikler önünüze sunulan listelerde yer bulamıyor. Öyleyse tamam kardeşim, en marjinal ben olayım yeter ki rahat bırak beni…
Neyse, gidip Kurban – Kurban kasetini kasetçalardan dinleyeceğim. Deniz Yılmaz’a da biraz daha öfke kusarım bu esnada.

Henüz yorum yok
Henüz kimse bir şey söylememiş. İlk sözü sen söyle.