
Bu yazıyı kaleme aldığım bu saatlerde, yaşım 25. 15 senedir düşünmemeyi düşünüyorum. Zihnimde kimse yok. Yine de kalabalığım…
Tam bir ay önce, Gaziantep’te, sabah 06:30 civarlarında, küçük kuzenlerim ile birlikte gezmek için değil, denk geldiği için yollarına düştüğüm bir bit pazarındaydım. Tezgâhların arasında amaçsız yürürken, enteresan bir koltuğa denk geldim. Amacım aslında eski, bozulmaya yüz tutmuş ve “Alayım da evde tamir etmeye çalışayım, meşgale olur” diye söylendiğim birkaç eski elektronik alet bulmaktı. Tekli, yayları hâlâ dik, kumaşı tuhaf bir yeşil. Kusmuk yeşili demek istemiyorum ama başka bir adı da yok bu rengin. Satıcıya sordum, “Doksanlardan kalma abim” cevabındaki belirsizlik ilgimi bir hayli arttırdı.
“Müsaaden olursa çok yoruldum, oturayım da bir sigara içeyim abi” dememle tezgâhtar dayının ufak kafa hareketi bir oldu. Antep adamı işte. Hiç tanımadığı bir adam, kazanacağı paradan daha kıymetli. Ateşe versem dönüp arkasına bile bakmaz. Ne kıymetli insanlar.
Oturdum, güzel bir sigara yaktım.
Modern hiçbir eşya bu hissi vermemişti bugüne dek. Bunu bir mobilya eleştirisi olarak söylemiyorum; günümüz koltukları çok daha rahat, ergonomik, ölçülü biçili şeyler. Bu koltuk öyle göründüğü gibi rahat bile değil aslında. Yayları belimi buluyor, kolçağı sigara yanıklarıyla dolu. Fakat ne gariptir, yumuşaklığı başka bir yumuşaklık. Evimdeki son model koltukların bilmem ne özellikli süngerleri bile bu koltuğun yumuşaklığı yanında halt yer. Kucağına oturmuyorsun; koltuk sana sarılıyor. Kokusu ise tarif edilebilir bir koku değil, bir sahne resmen. Hâlâ dün gibi aklımdadır kafamdaki sahne; tüplü bir televizyon, karşısında cam kapaklı, ahşap bir vitrin, vitrinin içerisinde kimsenin kahve içmediği altın yaldızlı fincanlar ve pek gösterişli fincan altlıkları. Bir de o salonun eşsiz kokusu tabii. Bir sigara boyu, orada oturdum ve yıllar yaşadım.
Ben, size az önce anlattığım o salonda hiçbir zaman oturmadım bile.
Doksanlar çocuğu bile değilim ben; o koltuklar eskitilirken ben ya yoktum ya da kundaktaydım. Hiçbir zaman öyle bir vitrinin karşısında oturmadım, altın yaldızlı fincanlardan kahve ikram edilen misafirlikleri görmedim. Yalan olmasın, tüplü televizyonumuz vardı ama. Hâlâ tüplü televizyondan izlediğim çizgi filmleri özlerim. O salonda tek tanıdığım oydu; gerisi bana başka yerlerden taşınmıştı. Kendi anımla devraldığım anı yan yana durunca fark daha da netleşiyordu. Koltuk bana bir anıyı değil, bir anının hissini yaşattı. Özlem gibi bir şey denilir galiba buna. Peki ya neyin özlemi tam olarak? Yaşamadığım bir şey nasıl eksikliğini hissettirir?
İngilizce sözlüklerinde buna bir isim uydurmuşlar. Anemoia. Hiç yaşamadığın bir zamana duyulan nostalji. İsmi sonradan öğrendim, hissi o koltukta tanıdım.
Uzun yıllar nostaljiyi kişisel bir duygu sandım. Kendi geçmişin, kendi anıların, kendi kayıpların. Kokular seni kendi çocukluğuna götürür, şarkılar kendi gecelerine. Öyle olsaydı o koltuk bana hiçbir şey yapmamalıydı. Aramızda ortak tek bir gün bile yok. Ne tuhaftır ki yaptı.
Özlediğimiz geçmişin çoğu bizim değil. Bir miras aslında.
Zihnimde canlanan o salonda ben hiçbir zaman yaşamadım ama bana hep anlatıldı. Annemin “bizim eski evde…” diye başlayan cümlelerinde, bayram ziyaretlerinde girdiğim ve bana ait olmayan salonlarda, eski Türk filmlerinin dekorlarında, başkalarının fotoğraf albümlerinde o salon bana parça parça işlendi. Ben yaşamasam bile bir miras devraldım yani. Vitrindeki fincanlar benim bir hatıram değil, bana bırakılan bir hatıra. Koltuk da bir eşya değil o an; bir anahtar. Kapısını açtığı ev benim evim değil ama anahtar elime tutuşturulmuş bir kere.
Sarılma hissinin sırrı da burada olsa gerek, koltuktaki yumuşaklık anıdan gelmiyor, aidiyetten geliyor. Kendi geçmişim beni her zaman kabul etmez. Orada utandığım günler, dönmek istemediğim odalar var. Miras geçmiş ise kapısını herkese açar. Kimsenin olmadığı için herkesindir. O koltuğa oturan herkes aynı salona girer, o salonda kimseye hesap verilmez. Bu yüzden hiç yaşamadığımız zamanları, yaşadıklarımızdan daha çok özlüyoruz. Kendi geçmişimiz bizi tanıyor. Mirasın geçmişi ise bizi olduğumuz gibi kabul ediyor çünkü bizi hiç görmedi.
Sigaramın bitmesiyle dayıya teşekkür edip bit pazarında gezinmeye devam ettim.
Yalan söylemeyeceğim. O esnada altımda bir kamyon olsa koltuğu alır Antalya’ya götürür, balkonuma kurardım. Fiyatını bile sormadım ama.
Almadım, çünkü o koltuk balkonuma geldiği gün anahtar olmaktan çıkıp eşya olacaktı. Benim balkonumda, benim küllüğümün yanında, benim kedimin tırnakları altında kendi kokusunu kaybedecek, yerine benim kokumu edinecekti. Birkaç ay sonra o vitrinli salon kapanacak, koltuk sadece eski bir koltuk olacaktı. Ben koltuğu sevmedim ki. Koltuğun taşıdığı, bana ait olmayan geçmişi sevdim. O geçmiş satın alınmıyor. Satın aldığın an senin oluyor ve senin olan hiçbir şey miras kadar yumuşak sarılmıyor.
Tahminimce koltuk hâlâ bit pazarında, onu satın alacak sahibini bekliyordur. Benim payıma düşen bir sigaralık ziyaretti ve bunun yettiğini kabul ediyorum.
İnsan bazen kendi evine değil, hiç yaşamadığı bir eve dönmek isteyebiliyor. Üzücü ama gerçek, o eve dönülmez. En fazla bir bit pazarında, izin almadan oturamayacağınız bir koltukta, müsaade isteyip beş dakika misafir olunur. Misafirliğin güzelliği de kalıcı olmamasında zaten.
Kendi hatırladıklarımla barışık olmak başka bir mesele, bu galiba ayrı bir hesaplaşma.
Aldın götürdün beni bu yazıyla be.
Bence kesinlikle öykü veya roman yazmalısın. gerçekten güçlü anlatım tarzın. insanı sarıyor ve götürüyor istediğin bir yere.
ne de güzel anlatmışsın hislerini böyle.