İçeriğe geç

Hiç kimse. Bazen de hiçbir şey...

Karanlık duvarda yuvarlak bir ışık halkası içinde, 1 ve 7 rakamı şeklindeki yanmamış doğum günü mumlarını tutan iki elin gölgesi.

Sokak lambalarının titrek ışığı kaldırım taşlarına inip inmemekte kararsız kalmış yorgun eller misali sallanırken, çeliği andıran keskin soğuk adımlarımızın arasına sızıp dengemizi sinsice bozarken, hepimizin ömründe mutlaka yürüdüğü sokağa dönüyorum izninizle. Adı konmamış, haritaların hiçbirinde işaretlenmemiş, içinden geçerken farkına varılamayan, terk edildikten yıllar sonra dönüp bakıldığında sokak olduğu anlaşılabilen dar bir geçittir burası. Çocukluğun bittiği yerle yetişkinliğin başladığı yer arasında uzanır. İkisine birden aittir, hiçbirine teslim edilmez. Herkes geçer buradan; kimi koşarak, kimi kollarını göğsünde kavuşturup başını öne eğerek, kimi geride bıraktıklarına bakmaktan boynu tutulmuş halde. Kimse yalnız geçmez, kimse kimseyle birlikte de geçmez… Kalabalık sanılan şey aynı soğukta ayrı ayrı üşüyen bedenlerin lamba ışığında birbirine karışmış gölgelerinden ibarettir. Gölgelerden birini seçip ona seslenmek istiyorum şimdi, okuyan herkesin satır aralarında kendi on yedisine rastlayacağını bile bile. Sana, on yedi yaşındaki bana… Yetişkinliğe bir yıl kala, hayatı anladığını sanmana ramak kala, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını idrak etmene saniyeler kala lambanın altında duruyordun; ellerin cebinde, geleceği uzanıp tutulabilecek kadar yakın sanırken nefesin önünde buğu buğu dağılıyordu.

Buğunun ardında gördüğün gelecek sana anlatılanların toplamıydı. Perdelerde, sayfalarda, ekranların soğuk mavi ışığında yetişkinlik denilen şey yenilmeyen, eğilmeyen, korkuyu tanımayan, dünyanın merkezine kurulmuş tahtından kaderini kendi eliyle kaleme alan hükümdarların hâli olarak resmedilmişti sana. Tahtın dönüp duran devasa bir çarkın tepesine yerleştirildiğinden, kalemin mürekkebini başkalarının hokkasından çektiğinden tek kelime edilmeden. Yorgun argın uzanacağın soğuk yatakta tavana bakıp yarını korkuyla tartacağını; vaktin, emeğin, alın terinin beş para etmediği düzenin akıntısında sürüklenirken benliğimin, senliğinin hiçbir hesapta yer bulmayacağını kimse kulağına fısıldamadı. Fısıldayanlar vardı belki, sararmış sayfaların arasında nicedir bekleyen sesler… Bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulan pazarlamacı, yeraltında kendi kinini kemiren hasta adam, hangi suçla yargılandığını hiç öğrenemeden mahkûm edilen sanık. Okudun onları… Okudun, anlamadın, anlayamazdın da zaten. Yazılıp çizilmiş cümleler yaşanmadan okunamıyor. Harfler bedenin önce yaralanmasını, ardından kabuk bağlamasını sabırla bekliyor, mürekkep anlamını kan kuruduktan sonra açıyor.

Kurumamış bir yaranın sahibi olarak verdiğin hükümler sertti. İnsan yüzlerinin ardında çürümüş et kokusu sezdin, varoluşun zincir vurmadan kurduğu esareti hissettin, korkuyla örülmemiş tek saniye bulamadın. Hükümlerin ardından içindeki bir yan, çarkın dişlisi olmadan yücelmeyi istedi. Kendi icadın sandığın, sana ait olduğuna yemin edebileceğin, gecenin geç saatlerinde avuçlarının arasında sıcacık tuttuğun bir arzuydu bu. Aradaki yılların mesafesinden bakınca görüyorum… Arzuyu sen bulmadın. Düzen, karanlık bir nesneyi andıran isyanı avucuna iliştirip sessizce ortadan çekildi. Kaçış hayalini satın aldığın vitrin kaçmak istediğin binanın zemin katındaydı. İsyanın hazır giyim reyonlarında bedenlere göre dizildiği, öfkenin aylık abonelikle satıldığı, düzene sövmenin düzenin en kârlı vitrinine dönüştüğü bu çağda dişliden kurtulma arzusu, çarkı döndüren yağdan başka nedir? Zincirine kendi eliyle cila süren mahkûmun özgürlük türküsü gardiyanın uykusunu mu kaçırır yoksa ninnisi mi olur?

Ninnileri besteleyenlerden biri oldum sonra, itirafın ağırlığını bilerek yazıyorum. Bir hayalin hangi renkle, hangi yazı karakteriyle, hangi cümleyle, hangi şekille insanın göğsüne iliştirileceğini öğrendim, ekmeğimi bu bilgiden çıkardım. Gece yarısını çoktan geçmiş saatlerde ekranın ışığından başka ışığın kalmadığı masalarda, sabaha yetişmesi gereken bir kampanyanın “özgürlüğünü keşfet” diye haykıran sloganını hizalarken kendi özgürlüğümü en son ne zaman düşündüğümü hatırlayamadım. Vitrinin camına dışarıdan bakan çocuk günün birinde camı içeriden silen ele dönüştü. Saatleri takvime, takvimi faturaya, faturayı yorgunluğa çeviren mekanizmanın içinde kendi adımı unutacak kadar kusursuz dönüyordum; geceleri göğsüme oturan ağırlığı tanıyordum, senden devralmıştım. Adını “düzen” koydum, suçu çarka yükledim, kurtuluşu dişliyi kırmakta aradım.

Dişliyi kırdığım gün yılların emeğini bitişine tek adım kala bırakıp en başa, ilk basamağa döndüğüm gündü. Evrakın üzerine attığım imzanın mürekkebi kurumadan çarkın dışına düştüğümü, nihayet nefes alacağımı sandım. İlk gecenin sessizliğinde yatağa uzanıp karanlığa baktığımda ağırlık geldi; aynı saatte, aynı yere, aynı sessizlikle oturdu göğsüme. Değişen tek şey ağırlığa taktığım isimdi…

İçerideyken “düzen” dediğim şeye dışarıda “belirsizlik” demeye başlamıştım. İsimler değişmiş, ağırlık yerinden kıpırdamamıştı. Kırılan dişlinin öğrettiği ilk ders kırılmanın kurtarmadığıydı, ikinci ders ilkinden çok daha geç, çok daha yavaş geldi, kendini bir soru kılığında gösterdi.

Değişmeyen bir hissin kaynağı, değişen şeylerde aranabilir mi?

Değişen şeylerde aranamayacağını kabul ettiğimde aradığım şeyin adını sorgulamaya başladım. Göğsüme oturan bu his gerçekten korku muydu?

Korkunun daima bir adresi vardır. Karanlıkta kıpırdayan gölge, ödenmemiş borç, açılmayan kapı, gelmeyen haber… Adresi belirlendiği anda korku ya kaçar ya savaşır, bedenin kadim refleksleri tehdidin yerini bildiği sürece ne yapacağını bilir. Senin taşıdığın ağırlığın adresi yoktu. Neden korktuğunu kendine sorduğunda cevap hep “hiçbir şey” olurdu. Cevabı ürkütücü kılan yanlışlığı değil kusursuz doğruluğuydu. Nesnesi olmayan ürperti korkudan daha eski, daha derin bir şeydir. Belirli bir tehlikeden değil var olmanın kendisinden yükselir. Burada bulunmanın hiçbir zorunluluğa dayanmadığını, zeminin ayağının altından her an çekilebileceğini, seçimlerinin hiçbirini senin yerine yapacak kimsenin bulunmadığını sezmenin baş dönmesidir. Uçurumun kenarında duran insanı sarsan, düşme ihtimali kadar atlayabileceğini, buna kimsenin engel olamayacağını fark etmektir. Adı konulamayan şeyin karşısında insan, adı konulabilecek ilk şeye sarılır. Sen yetişkinliğe sarıldın. Nesnesi olmayan ürpertine bir yüz, bir takvim, bir yaş giydirdin.

On sekiz. Korkuyu ileri bir tarihe ertelemek, onu bugünden kovmanın en ucuz yoluydu.

Ucuz yolların bedeli geç ödenir. Seninki, korktuğun tarihin hiç gelmediğini fark ettiğim gün ödendi. On sekiz geldi, geçti; yirmi geldi, geçti; korktuğun yetişkinlik kapıyı çalmadı, çalamazdı, geldiği anda onu karşılayacak sen orada değildin. Kapıyı ben açtım, sen çoktan gitmiştin. Korkanla korkulan aynı odada asla buluşmaz ki, biri geldiğinde öteki hep başka bir zamandadır. Sana ağır gelecek bir müjdedir bu, korktuğun şey seni hiç bulamadı. Peki hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını sezdiğin saniyelerde lambanın altında asıl ürperdiğin neydi? Bugün kendi cevabımı veriyorum: Ömründe ilk kez zamanın geri dönmediğini, çocukluğunun sonlu olduğunu, sonlu olanın yalnızca çocukluk olmadığını bedeninle anlamıştın. Yetişkinlik sonluluğun sana gösterilebilen ilk provasıydı. Sen provadan korktun, perdenin kendisinden değil. Perde, her nefeste azar azar inen, kimsenin kaçamadığı, kaçmaya kalkanı da aynı sükûnetle karşılayan bir kapanıştır. Ondan korkmak, nehre girip ıslandığı için şikâyet etmeye benzer.

Islanmayı kabullenmek yüzmeyi bırakmak mı demektir?

İtirazını duyar gibiyim. His, çarkın içinde de dışında da aynı kalıyorsa dişli olmakla dişliyi kırmak arasında fark kalmaz. Her seçim eşitlenir, eşitlenen seçimler anlamını yitirir, geriye teslimiyetin kibar bir kılığından başka şey kalmaz. Uzun zaman bu itirazın altında ezildim. Cevabı, kırdığım dişlinin parçalarını toplarken buldum. His çarkın değilse çark ona sahip olamaz. Düzen senden vaktini, emeğini, alın terini, hatta adını alabilir. Ürpertini alamaz, onu sana kendisi vermediği için. Kaçmak için yapılan her seçim kaçılan şeye köledir. Ürpertiden kurtulmak için girilen kapı ürpertiyi de içeri alır, ürpertiden kurtulmak için kırılan dişli ürpertiyi de dışarı taşır. Hissin her yerde aynı kalacağını bilen insan ilk kez korkudan bağımsız seçebilir. Çarkın içinde kalıyorsa sebebi ürperti yüzünden değil, sevdiği bir şey uğruna kalır. Çarkı kırıyorsa ürperti yüzünden değil, kendine ait bir şey uğruna kırar. Fark seçeneklerde değil, seçenin elindedir. Elinde olanla olmayanı ayırmayı öğrendiğinde dünya hafifler. Fiyatlar, faturalar, başkalarının bakışları, sabahın hangi haberle açılacağı senin elinde değil. Elinde kalan tek şey bütün bunların karşısında nasıl durduğun. Dar görünür bu alan, insanın bütün özgürlüğü yine de içine sığar, hatta taşar. Dağın eteğinden zirvesine her gün aynı kayayı taşımaya mahkûm edilmiş adamı düşün mesela. Kaya tepeye ulaştığında yuvarlanacak, adam yeniden aşağı inecek. İnerken, omuzlarında yük olmadan kayanın ardından yürüdüğü kısa yolda cezasının bütün ağırlığını bilen adam, inişinin her adımında cezasından büyüktür. Kaderini bilmek kaderi değiştirmez, kaderin karşısındaki duruşu değiştirir.

Duruş, karnı tok olanın lüksü değil midir?

İkinci itiraz birincisinden ağırdır. Hafife alınırsa bütün bu paragrafları boşa düşürür. Açlık kaygı değildir. Açlığın adresi bellidir, bir sofrada son bulur. Sömürünün, haksızlığın, bir ömrü beş paraya ölçen düzenin adresi de bellidir. Yasalarda, sözleşmelerde, masa başında atılan imzalarda, birilerinin kârına yazılan başkalarının yorgunluğunda… Adresi olan korkular gerçektir, karşılarında durmak gerekir. Dişlinin kırılmasını gerektiren, susmanın suç ortaklığına dönüştüğü haller vardır. Söylediğim, adresi olmayan ürpertinin hiçbir sofrada, hiçbir yasada, hiçbir maaş bordrosunda son bulmayacağıdır. Düzenin asıl hilesini yıllar sonra burada gördüm… Adresi olmayana sahte bir adres satar, adresi olandan adresini siler. İçindeki boşluğa bir ürün, bir unvan, bir tatil, bir hayat tarzı yazar, “bunu edinirsen geçecek” der… Seni ezen haksızlığaysa adres yerine kader yazar, “hayat böyle” der… Birincisinde kaygını parayla, ikincisinde korkunu sabırla yatıştırmayı öğretir. İkisinde de hep yanlış kapıyı çalarsın. On yedi yaşında insan yüzlerinin ardında sezdiğin çürümüş et kokusu, belki bu takasın kokusuydu. Yüzlere yüklediğin suçun bir kısmı yerindeydi, bir kısmı kendi gözbebeğinin karanlığıydı. Bakan göz, baktığı şeyin üzerine kendi gölgesini düşürmeden bakamaz.

İnsanların masum olduğunu söylemiyorum. Kokunun tek kaynağının onlar olmadığını söylüyorum sadece.

“Onlar” demek, insanın dilinde en kolay kurulan kaledir. İnsan dünyaya iki türlü seslenir. Birinde karşısındakini “o”ya dönüştürür; ölçülecek, kullanılacak, fiyatlandırılacak, gerektiğinde yerine başkası konulacak bir şeye. Diğerinde ona “sen” der. Sözcük söylendiği anda konuşan da kendisine seslenilen de değişir. Düzenin dili üçüncü tekil şahıstır. Personel, müşteri, hedef kitle, kaynak, kullanıcı, veri… Hepsi “o”dur, hiçbirinin yüzü yoktur. Korku tam olarak bu dilde büyür, “o” cevap vermez, cevap vermeyen şeyin karşısında insan hep yalnızdır. “Hedef kitle” sözünü yıllarca kendi ağzımla söyledim mesela. Söyledikçe, farkında olmadan sana da “o” demeye başladım. O çocuk, o zamanlar, o saflık, o aptallık. Seni bir hatıraya, sofrada gülünüp geçilen bir anekdota çevirmiştim. Kendi geçmişine “o” diyen insan geleceğine de “o” der. Gelecek, kendisinden kopuk, yabancı, tehditkâr bir varlığa dönüşür.

Yetişkinlikten korkmanın sırrı belki buradaydı. Gelecekteki kendine hiç “sen” demedin. Bunları sana yeniden “sen” diyebilmek için yazıyorum aslında. Yazarken sormadan da edemiyorum… Sen gerçekten ben misin? Hücrelerimin çoğu yenilendi, inançlarımın yarısı yıkıldı, sesim kalınlaştı, yürüyüşüm değişti…

Tahtaları tek tek değiştirilen gemi limana döndüğünde hâlâ aynı gemi midir?

Cevabı, beni en çok korkutan yerde buldum. Aradaki yıllarda her şey değişti, tek bir şey değişmedi… Gece yarısı göğse oturan, adresi olmayan ağırlık. Sana “sen” diyebilmemin dayanağı, aynı ürpertiyi taşıyor oluşumuz.

Seni korkutan şey, ikimizi birbirine bağlayan ipin ta kendisiymiş. Kendinden kaçmaya çalışan insanın elinde kalan, kendinden başka bir şey değilmiş.

Kendimi en son geçen hafta, sınıfımda bir başıma otururken başkalarının yüzünde gördüm. Yılları geride bırakıp en başa döndüğüm için etrafım senin yaşındakilerle doluydu… Kimi defterinin kenarına anlamsız şekiller çiziyor, kimi pencereden dışarı bakıp çoktan başka bir yere gitmiş, kimi hocanın sorduğu soruya cevap vermeye cesaret edemeyip dudağını ısırıyordu. Her birinin yüzünde lambanın altında duran seni tanıdım. Hiçbiri benden bir şey istemiyordu. Yüzleri her şeyi istiyordu: görülmeyi, tanınmayı, “o” olarak değil, “sen” olarak karşılanmayı. Sana hükümdarların vicdanlı olduğu anlatılmıştı. Vicdan tahtta doğmuyor, başkasının yüzüne ilk kez bakıp onu bir dişli olarak değil, sana seslenen bir varlık olarak gördüğün anda doğuyor. Biz, bu karşılaşmalardan örülür; kalabalık değildir, yan yana yürüyen gölgelerin toplamı hiç değildir. Biz, aynı soğukta üşüyen iki insanın birbirine “sen” dediği anda sokağın ortasında yakılan küçük bir ateştir. Ateş soğuğu bitirmez, soğuğun içinde ısınılabilecek bir yer açar. Belki yetişkin olmak dediğimiz şey de budur… Ssoğuğu yenmek değil, soğukta birbirine yer açabilmek.

Açılan yerde, ateşin başına oturup sana son bir soru sormak istiyorum, kendi cevabımı da yanına koyarak.

Aynı geceyi, aynı sokağı, aynı soğuğu, aynı titrek lambayı, aynı adsız ürpertiyi; vitrinin önündeki çocuğu, camı silen elleri, imzanın kurumamış mürekkebini, ilk gecenin sessizliğini sonsuz kez, en küçük ayrıntısına dek yeniden yaşaman gerekseydi, buna “evet” diyebilir miydin?

Uzun süre “hayır” dedim. Bu haberi getiren sese lanet okumak, her şeyi baştan yaşamayı düşünmekten kolay geliyordu. Bugün ise “evet” diyorum.

Yaşananların iyi olduğuna inandığım için değil, benim olduklarını artık inkâr edemediğim için. Korkunun sona erdiği yer hayatın tekrarlarına rağmen değil, tam olarak tekrarlarıyla birlikte sahiplenilebildiği yerdir. Sana “korkma” demeyeceğim. Korkunu yanlış bulmuyorum. Yalnızca adresini yanlış yazdığını söylüyorum. Yetişkinliğe yazdığın mektuplar hep geri döndü, alıcı adreste bulunamadı… Ürpertinin gerçek adresi varlığının kendisiydi. Varlıktan korkulmaz, onunla yaşamak öğrenilir.

Öğrenilen her şey gibi bunu öğrenmek de zaman aldı. Sokaktan yıllar sonra geçerken lambalara bakıp anladım. Dişli de olsan, dişliyi kırıp çarkın dışına da düşsen, gece yarısı göğsüne oturan ağırlık aynı kalacak. Lanet değil bu, imza. Hangi kılığa girersen gir, hangi düzenin içinde ya da dışında durursan dur, ağırlık senin hâlâ sen olduğunu, hiçbir çarkın seni bütünüyle öğütemediğini haber veren tek işarettir.

Lambalar hâlâ titriyor… Titreyen ışık sönmekte olan ışık değildir, yanmaya devam etmenin bedelini her saniye yeniden ödeyen ışıktır. Sen de titreyeceksin. Yarına korkuyla bakacağın geceler gelecek, soğuk yataklar, beş para etmeyen saatler, adını unutturan mesailer olacak. Hepsinden geçeceksin. Dönüp baktığın bir gün sokaktan çoktan çıktığını, çıkarken farkına bile varmadığını göreceksin, herkes gibi, bizim gibi.

Sokağın öbür ucundan,
hâlâ üşüyen, üşümekten artık korkmayan
ben.

E-Posta Bültenim

Yeni yazılarımdan anında haberdar ol.

Spam yok. Sadece sen ve ben. İstediğin zaman ayrılabilirsin.

1 yorum

  1. Furkan avatarı

    O kadar güzel bir yazı ki, ne yazsam boş kalıcak.
    Çok çok net, harika bir yazım tarzı ve içimi okuyan ve haykıran cümleler.
    Kendimi çıplak hissettim okurken. Yazı bitsin istemedim.
    Zihnimi gıdıklarken anlatılmak istenen ve anlaşılmak istenen şeyin muazzamlığı karşısında sadece kalakaldım.
    Ellerine sağlık dostum.
    Daha çok bu tarz şey okumamız gerekiyor.
    Lütfen devam et. Sevgiler

Bir İz Bırak

E-posta adresin yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretli.

Bir yorum paylaşarak adının, internet siten ve yorumunun herkese açık şekilde gösterileceğini ve antispam altyapımız aracılığıyla bu bilgilerin işlenebileceğini kabul etmiş olursun. Detaylar için Gizlilik ve Çerez Politikası.

Okumaya Devam Et