
Gece, bir noktada sessizleşiyor.
Tam olarak ne zaman başladığını bilmiyorsun. Bir anda her şey durmuş ve sen o durgunluğun içinde kalmışsın. Telefon masada. Işık loş ya da açık, fark etmiyor artık. Bir şey içiyorsun belki ya da içmeyi unutmuşsun. Beden orada, bir yerde oturmuş ya da uzanmış…
…ama sen çoktan başka bir yere gittin.
Bu sessizlik tanıdık.
Daha önce de geldi. Aynı ağırlıkla aynı saatte, aynı hisle. Göğsünde değil tam olarak fakat göğsüne yakın bir yerde oturan bir şey. Tarif etmesi güç. Üzüntü desene tam oturmuyor. Yorgunluk desene eksik kalıyor. Daha çok uzun süredir bir şeyin içindesin ve artık ne içinde olduğunu bile hatırlamıyorsun anı gibi.
Sadece ağırlık var. Epey bir ağır.
Zihin bu noktalarda meşgul olmayı sever. Geçmişe gider fakat rastgele değil. Hep aynı manzaraların kıyıları. Aynı sahneler, aynı cümleler, aynı “keşke” anları. Sanki bir şeyi çözmeye çalışıyor. Sanki o sahnelere yeterince bakılırsa bir şey netleşecek.
Netleşmiyor. Hiç de netleşmedi aslında. Zihin yine de gidiyor. Her gece, aynı yerlere.
Bilinçdışı, senin ona izin verip vermediğine bakmıyor. Kapıyı da çalmıyor, zaten içeride. Kararlarının içinde, tepkilerinin içinde, tam da “ben böyle biriyim” dediğin şeylerin içinde oturuyor. Sen onu düşünmüyorsun bile. O seni düşündürüyor.
Sen buna kişilik diyorsun.
Buna alışkanlık diyorsun.
Buna “işte ben buyum” diyorsun.
En cesurlar ise “kader” diyor.
Fakat bu gece bir şey farklı.
Bu gece sessizlik konuşuyor gibi. Sözcüklerle değil, sözcüklerden önce gelen bir şeyle. Bir his. Bir soru. Tam formüle edilemiyor ama orada, tam orada bir şey kıpırdıyor.
Belki şu soruyu sormak gerekiyor: Neden hep buraya geliyorum?
Farklı yıllar, farklı isimler, farklı gerekçeler ama bu gece bu sessizlik, bu ağırlık hep aynı. Sanki hayat farklı yollardan aynı odaya getiriyor seni. Sen her seferinde şaşırıyorsun.
Şaşırmak masum bir şey, şaşırmanın da bir tercih olduğunu idrak edene dek…
Görmemek için bakmamak. Anlamamak için sormamak. O odanın kapısını her seferinde kapatıp “bu sefer farklıydı” demek. Çünkü görmek, gerçekten görmek, odanın içindeki her şeyin senden geldiğini kabul etmek demek.
Bu ağır. Belki bu geceye kadar taşıyabileceğinden ağır.
Ama şunu da söylemek gerekiyor ki, bu sessizlik boşuna gelmiyor.
Bir şey birikmeden bu kadar ağırlaşmıyor. Bir şey gerçekten kırılmadan bu kadar net duyulmuyor ve bir insan gerçekten yorulmadan, kemiklerine kadar, özüne kadar yorulmadan, sorulması gereken derin soruyu sormaya hazır olmuyor.
Kim yönetiyor beni?
Cevap bu gece gelmeyebilir. Büyük ihtimalle de gelmeyecek. Bilinçdışı öyle kolay teslim olmuyor. Yıllarca inşa edilmiş bir şey bir gece sessizliğiyle çözülmüyor. Yine de sorular başladı ve sormak, cevaptan çok daha önemli çünkü soru olmadan cevap da olmuyor.
Gece ilerleyecek. Bir noktada kalkacaksın, bir şeyler yapacaksın, uyuyacaksın belki. Hayat devam edecek. Aynı hızda, aynı gürültüyle. Lâkin bu sessizlik bir şey bıraktı. Küçük, görünmez ama orada.
Bir kıpırtı. Bir başlangıcın hareketi…
Jung aslında her şeyi anlatıyordu başından…
Bilinçdışını bilinçli hâle getirene kadar hayatını yönlendirmeye devam edecek ve sen buna kader diyeceksin.
Bazen hayat devam etse de insan kalmak istemediği o noktayla yüzleşmek zorunda kalıyor. Çok güzel bir anlatım olmuş çoğu hisse tercüman. Emeğine sağlık