İçeriğe geç

Hiç kimse. Bazen de hiçbir şey...

Siyah-beyaz, el yapımı illüstrasyon tarzında bir görsel. Merkezdeki figür, tamamı yapboz parçalarından oluşan bir insan silüeti. Figürün yüzü büyük ölçüde siyah, ancak birkaç parça eksik — o boşluklardan biri tam göz hizasında ve içinde tek bir göz görünüyor. Figürün sol eli yukarı kalkık, avucunda tuttuğu yapboz parçasının üzerinde de bir göz var. Vücudun alt kısmında siyah ve beyaz parçalar dağınık biçimde yerleşmiş, tamamlanmamış bir his veriyor. Figürün çevresinde, zemine ve kenarlara saçılmış bağlantısız yapboz parçaları var. Arka plan açık krem rengi, genel atmosfer ham ve sert.

Bloğum neredeyse birinci yılını tamamlamak üzere. Tam 18 yazı paylaşmışım bugüne dek. Şu an 6’sı yayında, geri kalanların yarısı taslakta, yarısı çöp kutusunda. Görünmemeye yemin etmiş yazılarıma göz gezdirirken fark ettim ki birazdan konuşacağımız konuya farklı başlıklar ile birçok kez değinmeye çalışmışım. Benzetmeler yapmışım, örnekler vermişim, kendimden, çevremden anlatmak istemişim. Bir türlü başaramamışım.

Nasip bu yazıya olsun öyleyse. Bugün, biraz kendimizden konuşalım.

Gerçekliğimizi hapsedip gözlerimizi karartan kendimizden…

Yazılarımı genellikle bir gece yarısında, loş sarı lambamın altında kaleme alırım. Bugün mağaramdan çıkıp bir farklılık yapmak istedim. Bu yazı öğlen saatlerinde, bir sahil kenarında yazıldı… Sadece bilin istedim 🙂 İyi okumalar.

Yüksek bir tepeden çekilmiş, yaz mevsiminde ıssız bir sahil manzarası. Ön planda sarı ve mor yabani çiçeklerle kaplı yemyeşil bir yamaç uzanıyor. Yamacın aşağısında çalılıklar ve birkaç kaya arasından uzanan kumsal görünüyor. Kıyıda iki ağaç ve birkaç büyük kayalık var. Deniz sakin ve açık mavi tonlarında, ufka kadar düzgünce uzanıyor. Gökyüzü açık mavi, birkaç ince beyaz bulutla kaplı. Genel atmosfer sessiz, tenha ve huzurlu.
Yazıya son noktayı koyduğum anlarda çektiğim bir görsel.

Uzun bir süredir kendimle alakalı fazlasıyla kafa yorucu bir maceranın içerisindeydim. Bundan bazı yazılarımda yüzeysel olarak bahsetmeye çalıştım. “Gerçek” olarak nitelendirebileceğim benliğimin nasıl birisi olduğunu anlamaya çalışıyordum. Yalanların, sanrıların, gerçekliği ele geçiren hayallerin ve hayatların soyutlandığı bir çizgide yürüyüp dengede kalıp kalamayacağımı görmek istedim. Ne mutlu ki sanırım başarabildim. Son zamanlarda kendimde gördüğüm benlik bir hayli farklı. Daha bi’ mutlu, daha bi’ canlı, daha bi’ gerçek gibi…

Tabii insan kendine karşı bu kadar kafa patlatınca, kendimce “Üç deli” dediğim şu huylar açığa çıkmaya başlıyor istemsizce:

Empati. Gözlem. Suskunluk.

İster istemez kendinde gördüğün, zamanında kayıp olan ama şimdi bulup yerine yerleştirdiğin yapboz parçalarını insanlarla bağdaştırmaya başlıyorsun. Eylemleri, sebepleri, olası sonuçları, gülüşlerin altında yatan kısık sesli bağırışları… Dünya pek roman gibi gelmeye başlıyor böyle bir senaryoda gözüne. Artık ağızların kulaklara vararak çekilmiş fotoğraflarda, insanların gözlerinden aslında ne kadar ağladığını anlayabilmeye başlıyorsun. Ya da ben delirdim, kimse bana delirdiğimi söylemeye cesaret edemiyor. Ne bileyim arkadaş…

Her insanda gördüğüm durum çok farklı. Bir ortak nokta var sadece. Olmasa diyorum. Yanlış hissediyor olabilirim diyorum. “S**tir ya, niye oluyor?” diye sayıklanıyorum kendi kendime.

Herkes bir sanrının içerisinde… Ben dahil…

…ve sanrılar çıldırmış olmalı…

Bugün, hayali arkadaşım Selim’i tanıştırayım sizinle. O tıpkı siz ve ben gibi, bizden birisi, bizim gibi birisi… Görece mutlu bir hayatı var. Bir kız arkadaşı, birkaç dostu, her gün gidip birkaç bira içtiği sahili, güzel bir arabası, belki birkaç gün sonra mutlu olduğunu hissedebileceği bir işi, bir ailesi, bir kendisi var Selim’in.

Herkes Selim’i seviyor. Ya da seviyormuş gibi yapıyor, kim bilir? Dostlarıyla mutlu mutlu pozlar veriyor. Eğleniyor, içiyor, yiyor, “Ulan mis gibi hayat” diyor kendi kendine. E öyleyse Selim gece yastığa başını koyduğunda neden mutsuz hissediyor? Ayrıca neden herkes Selim’den bir parçayı farklı biliyor? Neden o parçayı herkes aynı bilmiyor?

Sanrılar ele geçirmiş bizi. Nasıl olduğunu, ne zaman başladığını bilemem de, başlamış bir yerden. Kimsesizliğin olduğu bir zaman diliminden… Gerçekliğimizi kaybetmişiz. Aklımızda yarattığımız personamızı çok sevmişiz. Evden çıkmadan yanımıza almayı ihmal etmez olmuşuz. Planlı, bilinçli olsa belki canım yanmazdı. Öyle hissiz, öyle bilinçsiz ki bizi ele geçiren sanrılar… Bu yazıyı kaleme almama sebep olacak kadar bilinçsiz, kör kütük…

Çok dikkat ediyorum bu aralar kendime, insanlara. Bazen sosyal medyada, bazen gerçek hayatlarında, bazen bir SMS mesajının girizgahında… Bir bakmışım, karşımdaki insanın sanrısıyla yüz yüzeyim. Sanrı benimle konuşmak istiyor. Beni tanımak istiyor. Benimle bir bağ kurmak istiyor da ben istiyor muyum, emin değilim. Sanrı kendinin sanrı olduğunu bilmiyor. Diğer sanrılar da bilmiyor. Birbirlerini tanımıyorlar, kendi kurdukları gerçeklikte kendi yaratmak üzere oldukları bağları başlatıyorlar. Aslında çokta mutlular böyle.

Kimse sormuyor ama. Sanrıların kafalarından tutup bir kuyuya attıkları gerçeklikler ne kadar mutlu? O kuyuların yol haritaları nerede ve neden kimse o kuyuları bulup gerçeklikleri çıkarmak için bir halat sallamakla uğraşmıyor? Kuyulardan mı habersizler yoksa?

Selim neden herkese bir parçasını farklı anlatıyor? Dur dur, bir parça değil ki bu? Birçok parçası… Selim herkese birçok parçasını farklı anlatıyor.

Ne yapıyorsun Selim? Niye yapıyorsun bunu?

Adını koymaya çalıştıkça küçülen şeyler var, sanırım sanrı da onlardan biri. Bir şekilde bu sanrıları kabul edebilirim. Eğer bu soruya bir gün bir cevap bulabilirsem tabii…

Sanrılar var. Ama kimin için? Bana göre sorulması gereken tek ve en önemli soru bu.

Mesela… Sanrılarımıza sevilmek istediğimiz için mi böylesine direksiyonu veriyoruz? Ya da kaçmak istediğimiz gerçekliğimizden korunmak için mi? Yorgunluktan mı, yalnızlıktan mı? Neden her sabah aynı performansı sergilemeye böylesine enerjimiz, isteğimiz var? Gerçi isteğimiz olması için önce istediğimiz şeyin farkında olmamız gerekiyordu, değil mi?

Neden mutlu sandığımız dünyaları gerçekten mutlu olduğumuz gerçekliğimiz ile değiştirmeye gayretimiz yok?

Bilmiyorum. Daha doğrusu biliyorum, ama bana yetecek kadar. Sana, ona, bir başkasına uymayacak bilinmişlikler bunlar. Cevaplarını bulmak için bir hayatı yakacak kadar acımasızlık gerektirecek, geceleri zehir edecek ama o gün geldiğinde gecelerin sabahlardan daha aydınlık olmasına sebep olacak kadar da gerçek dışı bilinmişlikler.

Zor… Gerçekten zor. Sanrıların ele geçirdiği dünyadan gerçekliğimizi çekip almak çok ama çok zor. Öyleyse ne yapacağız?

Yine söylüyorum. Biliyorum ama bana yetecek kadarını.

Size yetecek kadarını da sizden başka kimse bilemez. Tek söyleyebileceğim, sanrıların kötü bir niyeti yok. Ama gerçekliğimizin yerini tutacak kadar da masum değiller…

Selim bugün aynaya baktı.
Uzun süre baktı.
Sonra şunu fark etti:
Aynada gördüğü adam, herkese anlattığı Selim değildi. Dostlarına anlattığı Selim değildi. Kız arkadaşına anlattığı Selim değildi. Sosyal medyadaki Selim değildi.
Hiçbiriydi.
Ya da hepsiydi. Emin olamadı.
Ayna kırılmamıştı. Selim de kırılmamıştı. Sadece ikisi de orada durmuş, birbirlerine bakıyorlardı.

Bir gece o aynadaki yabancıyı tanımaya çalışırsan ne olur, bilmiyorum.

Sen hiç aynana bu gözlerle baktın mı?

E-Posta Bültenim

Yeni yazılarımdan anında haberdar ol.

Spam yok. Sadece sen ve ben. İstediğin zaman ayrılabilirsin.

2 yorum

  1. Furkan avatarı

    Çünkü değiştirmeye gücümüzün yetmediği gerçeklikleri sadece zihnimizde değiştirebiliyoruz. işte bu yüzden ki sanrılar içerisindeyiz.

Bir İz Bırak

E-posta adresin yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretli.

Bir yorum paylaşarak adının, internet siten ve yorumunun herkese açık şekilde gösterileceğini ve antispam altyapımız aracılığıyla bu bilgilerin işlenebileceğini kabul etmiş olursun. Detaylar için Gizlilik ve Çerez Politikası.

Okumaya Devam Et