İçeriğe geç

Hiç kimse. Bazen de hiçbir şey...

Gün batımı renklerinde bir gökyüzünü arka plan alarak rüzgârda dalgalanan otların arasında sırtüstü uzanmış, başı geriye atılmış bir siluetin fotografı.

Zincirlerin artık görünmüyor olması ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Artık deriyle kemik arasında bir yerde, ne çıkarılabilecek ne de üzerine parmak basılabilecek bir derinlikte eritilmiş olduğunun kanıtı. Eskinin kölesi boynundaki halkayı görür, ustasının sesini dışarıdan, kendine ait olmayan bir yerden gelen bir emir olarak duyardı. Oysa bugünün kölesi sabah alarmını kendi eliyle kurar, kendi iradesiyle kalkar, kendinin seçtiğini sandığı bir gömleği giyip kendi kendine işe gider ve tam da bu yüzden itaat ettiğini fark edemez. Bir kölelik biçimi düşünülebilir mi, kölenin kendi zincirini kendi eliyle taktığı, sonra da bu edimi “disiplin” diye, “kariyer” diye, “kendini gerçekleştirmek” diye adlandırdığı bir kölelikten daha kusursuz?

Emeğin ürettiği hiçbir şeyin üreteni tarafından sahiplenilemediği bir düzende emeğe emek denmesi bile bir tür yanılsamayı sürdürmenin aracı hâline geliyor. Üretilen şey bir başkasının hesabına geçerken üretene geri dönen yalnızca hayatta kalmaya yetecek kadarı oluyor. Kira kadarı, fatura kadarı, karnını doyurup ertesi sabah yeniden üretebilecek kadarı… Bunun bir değiş tokuş olduğu söyleniyor oysa bir insanın gücünü, zamanını, gençliğini, günün en canlı saatlerini bir başkasına devredip karşılığında yalnızca var olma izni alması hangi ekonomik terimle süslenirse süslensin, teslimiyetten başka bir şey değil. Zira sözleşmeyi imzalamamanın bedeli açlık olduğunda o imza artık bir seçimin değil, bir zorunluluğun altına atılmış bir isimdir.

Kimse buna kölelik demiyor çünkü kelime fazla rahatsız edici, fazla açık, fazla itiraf edici. Onun yerine “iş”, “kariyer”, “emek piyasası” gibi gerçeği taşımaya değil, gerçeği örtmeye yarayan kelimeler tercih ediliyor. İnsanın gününün on bir saati başka birinin mülkiyetinde geçiyorsa, geçen saatler boyunca o insana ne isim verilirse verilsin özgür olmadığı gerçeği değişmiyor. İsim değişikliği yalnızca gerçeğin görünmez kılınmasına hizmet ediyor, gerçeğin kendisine değil.

Prometheus’u hatırlatmak isterim burada: Tanrılardan çaldığı ateşi insana verdiği için kayaya zincirlenen, her gün bir kartalın gelip ciğerini yediği, ciğerinin işkence hiç bitmesin diye her gece yeniden büyüdüğü o figürü. Bugünün insanı kendi kartalını kendi besliyor; onu kayaya zincirleyen bir tanrı yok artık çünkü o, kendi isteğiyle oturdu kayaya, kendi eliyle davet etti kartalı ve bu davete “kendini geliştirmek” adını verdi. Dışarıdan bir efendi aramanın artık bir anlamı kalmadı çünkü efendi çoktan içeri taşındı. Sesini “motivasyon” diye duyuruyor, “potansiyelini kullan” diye fısıldıyor, kendi kendini sömüren bir özne, sömürüldüğünü fark edemiyor. Sömüren de kendisi, sömürülen de kendisi, ikisi arasında ayrımı yapacak bir dışarısı kalmamış durumda.

Tükenmişliğin bir hastalık değil de bir itiraf olduğu buradan çıkıyor. Bedenin, zihnin daha fazla taşıyamayacağı yalanı artık taşıyamadığını ilan etmesi.

Özgürlük her ağızda dolaşıyor. Herkes istiyor fakat kimin özgürlüğünden söz edildiği sorusu hâlâ soru olarak bile sorulmuyor. Köle sahibi için özgürlük, başka bir insanı alıp satabilmekse; ağa için özgürlük, başkasının emeğinin üstüne çökebilmekse; patron için özgürlük, bir insanı yalnızca kâr getirsin diye kiralayıp saatlerini satın alabilmekse; o zaman öğretilen özgürlüğün aslında hep bu üçünün özgürlüğü olduğu ve bu özgürlüğün birilerinin özgür olabilmesi için başkalarının özgür olmaması gerektiği bir denklem üzerine kurulu olduğu görülüyor. Bu bir doğa yasası değil. Her gün yeniden onaylanan ama sanki değiştirilemezmiş gibi sunulan bir seçim.

Kişisel mülkiyetle özel mülkiyetin birbirine karıştırılması da tesadüf değil. Bir ceket, bir bilgisayar, üzerinde yaşanan bir ev. Kimseyi sömürmeden sahip olunabilen şeyler bunlar. Oysa fabrika, şirket, başkasının emeğiyle büyüyen sermaye özel mülkiyettir ve bu sahibini değil, sahip olduğu insanları çalıştıranı özgür kılar. “Kamusal mülkiyet gelirse ceketini bile alırlar” diye korkutulanlar, korkarken üzerlerindeki ceketin çoktan satıldığını, şimdi kendilerine otuz yıl vadeyle, faiziyle birlikte geri satıldığını fark edemediler bile.

Ev sahibi olmak artık bir hesap kitap meselesi değil, doğrudan bir hayal; emeklilik bir hayal; bir çocuğa hayat vermek bile kaç yaşında, kaç para biriktikten sonra, hangi güvenceyle sorularının arasına sıkışmış bir plan hâline geldi. Bir zamanlar hayat, kurulan bir planın etrafında akardı. Şimdi plan hayatın etrafında değil, yalnızca hayatta kalmanın etrafında kuruluyor.

Bir de utanç var. Yoksulluğun kendisinden belki daha ağır olan, yoksul görünmenin utancı. Statü yalnızca bir hiyerarşi değil, aynı zamanda sürekli işleyen bir mahkeme. Herkesin herkesi yargıladığı, kimin ne giydiğinin, kimin nereye gittiğinin, kimin elinde hangi telefonun olduğunun delil sayıldığı bir mahkeme. Meritokrasi denen masal şunu fısıldadı durmadan: Başarısızsan bu senin suçun çünkü herkesin eşit şansı var.

Bu yalan yoksulluğu bir kader olmaktan çıkarıp bir ayıp hâline getirdi. Artık insanlar yalnızca aç değil, açlıklarından utanıyorlar da; elde olmayanı varmış gibi göstermek bir hayatta kalma stratejisine dönüştü. Çıplak gerçeğin cezası çok daha ağır: yargılanmak, dışlanmak, “başaramamış” diye damgalanmak.

Bu bir özentilik hastalığı değil aslında, bir hayatta kalma refleksi ama sonucu aynı kapıya çıkıyor. İnsanlar olmadıkları biri olmayı öğreniyorlar çünkü oldukları kişi olmanın bedeli artık taşınamayacak kadar ağır.

Demek Stoacı. Ne kadar güzel.

Adaletsizlik görüldüğünde, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyip onu düzeltmeyi Evrensel Aklın bir zorunluluğu sayan o büyük filozoflar gibi mi Stoacı? Köle asıllı olup felsefeyi bir efendiye değil de herkese ait bir akla bağlayan ve tam da o yüzden köleliğin özünü içeriden bilen o düşünürler gibi mi? Dönemin en ezilenlerinin kölelerin yanında durup evrensel eşitliği savunan, hayatını topluma adayan, felsefeyi bir kütüphane köşesinde değil siyasetin ortasında yaşayan mücadeleci insanlar gibi mi yoksa kişisel zevkini bir kenara bırakıp ömrünü aklı ve bilimi ilerletmeye vakfeden, kendi rahatını toplumun ilerlemesine feda eden o adanmışlar gibi mi?

Yoksa yalnızca sabah altıda kalkıp buzlu duş almak, etliye sütlüye karışmadan apolitik kalmak, adaletsizliği görüp “kontrolümde değil” deyip yoluna devam etmek mi Stoacı olmak?

İlginç. Aradaki fark hiç de küçük değil. Biri adaletsizliğe direnmeyi bir erdem sayıyordu, diğeri adaletsizliğe kayıtsız kalmayı bir erdem gibi satıyor. Felsefe bir ürüne çevrildi, bir sabah rutininin içine sıkıştırıldı, raflara dizilip bir uygulama ikonuna indirgendi. Direniş bireysel disipline dönüştürüldü; isyan, “kontrolünde olana odaklan” öğüdüne. Oysa kontrol edilebilenin alanı her geçen gün küçülüyor ve söylenmeyen tam olarak bu. Söylense kimin, neden, kimin lehine küçülttüğü sorusu da sorulmak zorunda kalınırdı.

Sistemin duvarlarının hammaddesidir, insanı aç bırakan tüm sömürüler. Bu duvarların arasında sıkışan bedenler için sorulması gereken tek soru: Ölümüne çalıştırılmak için mi var bunca kol, bunca bacak? Günün yirmi dört saatinden sekizi uykuya, biri yola, on biri işe ayrılınca geriye kalan dört saatte mi yaşanacak bütün bir hayat, o dört saatte mi kurulacak hayal, o dört saatte mi sevilecek, o dört saatte mi bir kitabın ortasında kaybolunacak? Bir insanın en canlı saatleri bir başkasının kâr hanesine yazılırken geriye kalan yorgun saatlere “senin” denmesi bir tür alay gibi.

Nefes bir zamanlar bedavaydı. Şimdi filtresi var, kaçış rotası var, “biraz nefes al” denildiğinde bile kastedilen şey bir yere gitmenin, bir şey satın almanın parasına dönüşmüş durumda. Hayal de bir zamanlar bedavaydı. Şimdi hayal kurmanın bile bir bedeli var, zaman da çoktan kiraya verilmiş otuz yıllığına, faiziyle birlikte, geri dönüşü belirsiz bir vadeyle.

E-Posta Bültenim

Yeni yazılarımdan anında haberdar ol.

Spam yok. Sadece sen ve ben. İstediğin zaman ayrılabilirsin.

2 yorum

  1. İclal avatarı

    Var olmak ile yok olmak arasına çekilen halatın iki ucu da ateşler içinde… Üzücü tarafıysa sistemde var olmak yok olmaktan daha acı verici…

  2. Furkan avatarı

    Ahh ne de güzel yazmışsın. Her harfine imzamı atarım.
    Maalesef köle olduklarının bilincinde olmayanlar var. Ben onlara çok daha fazla üzülüyorum. Kendini heba eden, patronunun gözüne girmek için elindeki tek hazinesi olan zamanını verenler… Şebelek ediyorlar kendilerini. sırf patronlarının yatlarına yakıt alabilmek için. hayatı sonuna kadar yaşayabilmek için insanları sömürüyorlar. Hemde öyle böyle değil. Kendini bir halt sanıyor ve etrafındaki insanları eziyorlar ya birde… Hahahahah! Sen sadece patronun gözünde daha iyi bir kölesin. o yüzden bir köpeğe verilen ödül maması gibi verilen kırıntıları gözlerini şaşı yaparak kabulleniyorsun. Sonra o lüks aracına binip içinden “diğerleri yinede kendini koruyor, sınırlarını belirliyor, ama bu ahmak tam teslimiyetle bırakıyor, veriyor kendini işine” diyor.
    Yada demiyordur, keriz değip geçiyordur.
    Benim anlatıp ama insanların bir kısmının anlamadığı şey de tam olarak bu. Elimizde yerine tekrar koyamayacağımız tek şey var oda zaman. sen mesaiye kalarak o değersiz taktiri alıyorsun ya hani, ama zamanın alınıyor. Verilmiyor zamanın sana tekrar.

Bir İz Bırak

E-posta adresin yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretli.

Bir yorum paylaşarak adının, internet siten ve yorumunun herkese açık şekilde gösterileceğini ve antispam altyapımız aracılığıyla bu bilgilerin işlenebileceğini kabul etmiş olursun. Detaylar için Gizlilik ve Çerez Politikası.

Okumaya Devam Et